Saturday, December 13, 2008

Ingiliz usulu Kalburabasti



Bu bayram Yeni Zelanda'daydik. Ben de bayrama ve cocukluguma ait bir sey olsun diye kalburabasti yaptim. Yegenlerimiz Kya, Alana ve Shayla (soldaki resimdeler) dinazorlari cok sevdikleri icin ve isin asli kalburabasti biraz da dinazor sirtina benzedigi icin bizim kirk yillik kalburabasti ingilizceye 'Dinosaur Cookies' diye gecti :) Bunun ustune bir de sevgilimin babasi bizim surubu yag sanip dokunce, kalburabasti o kadar da suruplu olmadi, ve esim bunun uzerine Ingiliz usulu yedi Kalburabastiyi. Nasil mi? Kalburabastiyi ortadan sandvic ekmegi keser gibi ikiye kesti, sonra icine tereyagi surup mikrodalgaya 30 saniyeligine koydu, ardindan da uzerine recel koyup afiyetle yedi. Bir o mu? herkes oyle yiyor artik 'Dinazor Kurabiyeleri'ni YeniZelanda'da :) En azindan bir de fistik ezmesi koymadilar :) Ha bir de kurban bayramini bir anlamiyla yasadim sanirim, cunku buraya geldigimizden beri her iki gunde bir balik tutmaya cikip olaganustu okyanus baliklari tuttuk, tabii ki ben her kan gordugumde bir bayginlik gecirdim ama cok ilginc bir deneyim okyanusa ait ilginc yaratiklar gormek. Bir de balik kani gormeyi kara hayvaninin kanini gormeye tercih ederim. Zaten et gormekten midemin bulanmasi ve et yiyememem yetmezmis gibi YeniZelanda yapimi, komedi-korku filmi olan Black Sheep'i izledik iki gece once, hala kabus goruyorum hayvanlarla ilgili. Biliyorum Kurban bayrami toplumsal adalet icin iyi ve yuzlerce yil acisindan baktigimizda cok mantikli bir sistem ama yine de ruhum diyor ki insanlar bu kadar hayvan eti tuketmeseler olmaz mi?

Yalniz kopek korkumla ilgili cok olumlu gelismeler yasamaktayim. 6 Aralik gunu, yani Yeni Zelanda'daki 2. gunumuzde Jackie'nin kopegi Bonny'i elledim, yani bu hayatimda elleyebildigim ilk kopek oldu ve artik evde Pedro'ya karsi da daha rahatim. Kopek korkusunu yenmede en onemli adim kopek davranislarini anlamak sanirim. Mesela elimi koklamalari gerekiyormus, benim kokumu alip beni taniyabilmeleri icin. Yeni seyler ogrenmek ve beni bu dunyada kisitlayan seylerin uzerine gidebilmek iyi bir sey, ozgur ruhumu daha da ozgur kilabilmek icin.

Not: Dun Damien oltayla da tuttu balik, hatta o tam oltayi sararken cektigim fotografi sag ust kosede gorebilirsiniz. Dikkatle bakarsaniz botun sagindan gelen baligi gorebilirsiniz :)


Ruhumuzun heykeli ve heykeltraslarimiz..


Sekiz yasindaydim benden 25 yas buyuk kuzenimi trafik kazasinda kaybettigimde. Kuzenimin kizi benim en yakin arkadasimdi, annesini kaybettiginde. Sanirim kuzenimin olumunden anca bir hafta gecmisti, hala evlerine annem Kuran okumaya gidiyordu. Ogle vaktiydi, birden hayatim boyunca gozlerimin onunden gitmeyen ve ruhumdan acimazsizliginin verdigi titreme gitmeyen bir sey oldu. Annesini kaybedeli daha bir hafta olan, o icinde ne yapacagini bilemeyen en iyi arkadasima teyzesi okkali bir dayak atti. Ben soktaydim. Ne oldugunu anlayamadim. Nasil olurdu da annesini yeni kaybetmis, ve evin en buyuk kizi oldugu icin omuzlarina simdiden bir suru yuk binen kucuk bir cocuga anne yarisi (!) dayak atabilirdi? Benim ne oldugunu idrak etmem zaman aldi. Dayagin nedeni mutfak bezlerini on yasindaki en yakin arkadasimin camasir makinasinda yikamasiydi! Cunku kahrolasi bez parcalari mutfaga aitse, mutfakta elde yikanmaliymis! Bissuru farkli kulturlerde, o kulturlerle yasayip, mutfak bezlerinin ic camasirlariyla birlikte ayni anda yikanabilecegini gordukten sonra suandan 20 yil onceki hadiseyi her hatirladigimda icim urperiyor.. Nasil bir kulturde buyuduk? Nasil bir kultur yaratmisiz? Ne kadar kolay insan duygularini harcamak, zedelemek, travmali karakterler yaratmak, birak ic camasirlariyla birlikte yikamayi; kim olmus mutfak bezlerini camasir makinasina yikamaktan?.. Ne yazik ki benim hafizam bu tur hatiralarla dolu..
Babasi haliya iseyen torununa kizdiginda arkadasimin verdigi cevap gibi: 'Benim kizimin ruhu bir bez parcasindan daha onemli: bez parcasini yikayabilirsin ama kizima kizarak ruhunda olusturdugun travma yikanarak gecmez.'

Sizce?

Wednesday, November 19, 2008

Sakiz Agacinin kok saldigi yer..Kalbimin tuzlandigi yer..


Buldum ustam Can Yucel'den yeni bir siir.. Beni anlatti.. son iki yilki beni anlatti ve iki yil onceki beni.. Tum gunumu arkadaslarimin bloglarini, mitoloji, haber ve siir okuyarak gecirdim. ve iste Descartes'in "Dusunuyorum oyleyse varim"ina kafa tutan Can Yucel siiri..


SAKIZ AĞACI

O bir sakız ağacıydı, alelade;

Bir gün o yeşil sahile çıktı geldi,

O zaman bu zamandır memnun yerinden;

Seyreder bulutları, göğü, denizi.


Titreşirdi rüzgarla güneşli yaprakları;

Ömür sürdü öyle hoşnut dünyasından,

Aydınlıktan uyku tutmazdı bazı gece,

Motor sesleri duyulurdu uzaklardan.


Tanrı adın işitmedi ömründe;

İnanmadan da madem yaşanıyor diye,

Rüzgarlı bir kıyıda, sevinç içinde,

Yaşamak dururken düşünmek niye?


Anmadı geçenleri bir defa bile;

Ne uğraşır mesut olan gelecekle?

Bir avare misali, günü gününe,

O bir sakız ağacıydı, yaşadı sade.




Bir daha okudum siiri simdi ve esasinda icimde olmak istedigim yerde: Ege'de olmaklik var bu kelimelerde, bu yuzden belki de kendimi bu siirde buldum. Sakiz agaci ne de guzel bir yere konmustur.. Bir gun olur da bir yere konarsam konmak istedigim yere.. ve sansima dogdugum yere.. kokusuyla buyudugum ruzgarlara..

Thursday, November 13, 2008

Babamin ruhumdaki ayak izleri ve kendime ciziyor oldugum YOL


Babamin ticari hayatta kazandigi basari herkes tarafindan cok carpici bir hikayedir. Toroslar'in tepesindeki kucucuk bir koyden baslayip basamaklari tirmanmis. Ilkokul hocasi bu cocukta cok kafa var, nolur okutun demis, dedem izin vermemis (vakit 2. Dunya Savasi sonrasi Turkiye), babamin o sevgili ogretmeni (uzaktan da olsa kucuklugumden beri icimde hayranlik uyandiran o ogretmeni gorme firsatim olmasindan cok mutmainim) 'ben okutucam Ahmet'i, bu cocugun okumasi lazim, butun masraflarini ben karsilayacagim' dedikten sonra dedem babamin okumasina izin vermis, vermis de bu sefer babam bakmis Turkiye'nin durumuna, ailede para yok bissuru kardes var, okuyup da bir yere gelenilebilecek bir ulkede degil, o da calisma hayatina atilmaya karar vermis. Yapabilecegi her turlu isi denemis: bulasikcilik, garsonluk (esasinda tabaklari cok sIk kirdigi icin garsonluga terfi etmisler :) ), pazarcilik, fanilyacilik (garip bi meslek adi dime?), trikoculuk, Muzaffer Izgu'yle birlikte sinemada yer gostericiligi (bu is icin Turkce'de sanirim bir ad yok ama ingilizcede 'usher'), ve daha neler neler en sonunda da plastik isi (biliyorum hic de cevreci bir is degil ama en azindan babamin bu ise basladigi donem icin gerekli olan bir madde), simdilerdeyse muteahhit. Neden mi bunlari anlattim? Cunku her zamanki gibi meseleyi kendime yontucam. Ben hep okudum, iyi de bir tahsilim var ama is konusunda 'herkesin' sahip oldugu makam hirslarindan biraz arindirilmis bir yapim var. Evet, yaptigim isin en iyisini yaparim her zaman ama mesela kucuklugumde sorsaydiniz ne olmak istersin diye, cevabim ya bahcivan ya da copcu olmak isterim derdim. Hala da ayni isler konusunda kararliyim. Bahcivan yani cevreciyim, guzel bir bahcem olsun(bi de deniz kenarinda ruzgari ve dalgalari ve de yosun kokusunu icimde hissedebilecegim, gun batimini ve dogumunu izleyebilecegim, dolunaya geceleri catisinda kafa tutabilecegim ici kitap dolu bir ev, daha ne olsun ki???...) Ay yine konuyu sapittirdim, sira copcu olmaktaydi: evet ben hala insanlara faydali olmak istiyorum, fedekar copculer gibi etrafin kirini, pis kokusunu gidermek istiyorum. Toplumun ayiplari, kusurlari uzerine gidip bir 'utopya' yaratamasam da yapabilecegimin en iyisini sivil toplum orgutleri icin calisarak yapacagim, daha guzel bir dunya icin...

Ve bugunlerde babamin hikayelerini dinlememin tesiriyle belki ben de garip garip isler yapiyorum. Belki hayat benim icin babaminkine gore daha kolay, benim gecindirmem gereken bir ailem yok ve paranin daha kolay kazanildigi ingiltere'de calisiyorum ama icimdeki Akseki genleri de para kazanmadan ruhuma rahat tanimiyorum napalim? Yeni Zelanda'dan Ocak sonu donunceye kadar garip garip isler yapmaya devam, sonra yolumu bulacagim ama, bunu biliyorum.

Neler mi yapiyorum? Mesela

*Tramvaylarla ilgili bir arastirmada, tramvaylar duraklarina tam olarak kacta variyor, kacta ayriliyor, her durakta kac kisi iniyor/biniyor bunlari kaydettim

*Universite'de siniflari dolasip her sinifta her saatte kac kisi var sayip kaydettim

*Universite'de bayan tuvaletlerine gidip WC kapisinin arkasina afis yapistirdim

*Yine universite'de sekreteryada calistim

*Universite'nin spor ve yuzme salonlarinda 'gizemli musteriyim' bu ne mi demek oluyor, soyle: calistigim sirket benim spor salonu uyeligimi oduyor, ben de gidip yuzuyorum, spor salonunu kullaniyorum, cafe'sinde yiyip iciyorum, badminton oynuyorum sonra da bu vakit gecirdigim yerler hakkinda rapor tutuyorum. Zevkli dime ama biraz da stresli :)

peki gunun stresini uzerimden atamayip, gecenin ucunde uyanip, dorde kadar uyuyamayinca napiyorum kalkip vegan cikolatali, uzeri fudge kapli kekimden 1.5 parca kesip uzerine krema sikip, bir bakdak balli sutu mikrodalgada isittiktan sonra hepsini afiyetle mideme indirip, gidip sicak yatagimda uyuyorum :)

Sunday, November 09, 2008

Okumak



Okumak... Hayatim boyunca hep okudum.
Tiklim tiklim otobuslerde..
Tuvalette..
Yururken..
Ucakta..
Iskelede...
Dolunayin altinda..
Ama ellerimde ve boynumda sorun olustugundan beri..okuyamiyorum.donup kaliyorum.
Bu, yillardir okuduklarima/okumak zorunda kaldiklarima bir tepki mi?
Yoksa bundan iki yil once deli gibi okuma arzumun; cektigim agrilar yuzunden, bir kitabi bile elimde tutamayacak kadar saglimin kotuye gitmesinden, hicbir sekilde uzun sure bilgisayar kullanamamandan, kendi e-postalarimi bile kendim yazamamandan mi bilmiyorum..
Bu, kendime bir tepki mi?

Bilemiyorum.

Tek bildigim bana aci veriyor okumamak... Ne kadar mutlu da olsam kendimi hep eksik, cahil, yarim, tamamlanmamis hissediyorum okumadigimda. Halbu ki o kadar cok kitabim var okumak istedigim:
* Hayatimin guzergahini degistiren Leslie Forbes'un Waking Raphael'i
* Stratford-upon-Avon'dan sadece 2£ gibi inanilmaz bir rakama aldigim ve kendimi bir okyausun icine dusurebilecegim tatta Complete Works of Shakespeare
* Doris Lessing'in Grass is Singing
* Arada sabahlari uyandigimda yatagimda okudugum ve bana yol gosteren, icime huzur veren Mesnevi
* Burdaki en yakin arkadasimiz Daniel&Bella'nin verdigi Budist Meditasyon kitabi
*Okumakta belki de cok gec kaldigim, herkesin bayildigi God of Small Things

Ve daha neler neler.. Artik yegane okudugum metinlerin otobusteki Metro gazetesi ve genellikle tuvallette okudugum The Big Issue olsun istemiyorum..
Analiz yapmak, alt metin/ust metin okumak orta metinleri kendim yaratmak istiyorum..
Ben bildigim EsraR'a geri donmek istiyorum~~~

Gobek bagi, yapraklar, ve hayatin sorgulanmasina dair

Birmingham'da yaprak yagiyor..
Evet yalan degil, sadece birbirine dolanmis yapraklar.. havada daireler ciziyor..
Birmingham'in renkleri bu aralar cok guzel.. Bazen gokyuzu bemberrak oluyor, renksiz ama maviye donmeye calisan bir gok kubbe.. yerlerde sari yapraklar var, yemyesil cimenlerin ustune cok yakisiyorlar.. bazen yesil o kadar canli bir yesil, sari oylesine bir altin rengi oluyor ki sanirsin hepsi photoshop'ta degistirilmis, uzerlerine bir ruh giydirilmis.. Bazen film kareleri gibi her yer, eger yuzune soguk soguk vuran ve icini titreten ruzgar olmasa kendini birden DVD izlerken bulacaksin..

Bu aralar dusunuyorum Ahmet Hasim'in siirlerini, 'Yol Arkadasim' adli sinema ve kitap tadindaki dizideki bir kareyi: hani merdivenlerin tepesinden kameranin cektigi daha yeni aska dusmus Soner'in ahsap merdivenleri cikarken 'agir agir cikacaksin bu merdivenlerden/eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak' dizelerini soyledigi sahne.. o sahnede her merdiven, Soner'in ciktigi her basamak Hasim'in 'eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak'i animsatiyor bana.. hayat merdiveninde ciktigimiz her basamak..sacimiza dusen her ak, geride biraktigimiz sayisizca sayisiz her yaprak...Sonra kulagimda basliyor "Geldigimizde otlar yemyesil ve kuzeydeydi gunes..Sonbahar geldi". Hayat hep siirler ve sarkilar midir? Yoksa kendini kahretmenin iksirleri midir yalnizca bunlar? Hayat ne kadar cabuk geciyor.. hersey bir ruya gibi.. sanki yasanilan hicbir an ya da aci yasanmamis gibi.. Ne farki var ki bir 'an'la bir hayatin?
'Binmisiz bir alamete gidiyoruz kiyamete..'
Vaktimizi tum yogunluguyla gecirmek neden bu kadar onemli? Su iki senedir varligina varlik katamamis olan ben neden mutsuzum. Ha oyle ha boyle gecmis hayat? Neden mutsuz kiliyor bu beni? Neden bu sorgulamalar? Beynimin icinde durmaksizin donuyor?
Gecenlerde farkettim esasinda hep lisede hayalini kurdugum ortamda oldugumun.. yesil ve soguk ingiltere'deyim, istedigim her ingiliz yazini metnine ulasabilirim. Siirlerin adandigi katedralleri, reformlarin yapildigi Big Bang'in her turlu protestoya taniklik etmis oldugu her kosesine gidebilir, hatta dunya daha guzel bir yer olsun diye o mitinglere ben de gidebilirim, Shakespeare'in evlerini ziyaret edip, Hume'un Edinburg'daki heykelinin onunde fotograf cekilebilirim. Esasinda bunlari yaptim geldigimden beri, ama beni ne neden bu kadar mutsuz etti? Su ana kadarki sorgulamanin ana noktasi da bu. Cunku kendime kizdim, yasadigimiz yerin esasinda o kadar da onemi yok. Ben hep varoldugum yerden kacmak istedim. Belli bir yere asla kok salamadim. Istanbul'dan nefret ettim iki yol boyunca hep terketmek istedim, sonra da tam YediTepelim'e asik oldum ki, onu terk ettim. Yeni Zelanda yerlileri Maoriler, bebeklerinin gobek baglarini topraga gomup uzerine bir agac dikiyorlar, sonra da hayati boyunca ailelerinin ya da gobek baginin sahibinin o agaci gelip, sulamasi gerekiyor, her halde o topraga tutunsunlar, aidiyetlikleri oyle olussun diye. Benim gobek bagim nolmus belli degil, annem dedemin diger torunlarina yaptigi gibi evinin yakinindaki bir caminin avlusuna gomdugunu tahmin ediyor. Bense bundan pek emin degilim. Benimki bir dereye, ya da denize birakilmis olmali...akip gidiyor, hicbir yere kok salamadan..

Tuesday, September 30, 2008

Bodrum Castle

Stoned hearts..
Stoned heads...
stoned hi(s)story..

Saturday, May 03, 2008

Hayat boyu yalniz oldugumu ve hep de olacagimi zaten biliyorum..
Sinirimi bozan iluzyonlar...

Tuesday, April 08, 2008

8 Nisan

Bugun 8 Nisan'mis. ve de cingeneler bayrami...
ama bugun Yedi Tepelim'deki Cingenelerin yerlesim yeri olan Sulukule'deki evleri yikilmis yetkililer tarafindan.

Kucuklugumden beri cok sevdim Cingeneleri..cok dogal geldiler bana..iclerindeki ritmin farkina varip bunu disari vurmak kadar guzeli var mi? ne kadar guzel ruhlu bi etnik topluluklardir.. ruhlarinin guzelligi muziklerine vurmuyor mu? Simdi sesler duyuyorum kafamin bir kosesinde: ama onlar degil mi bissuru kotuluk icinde yasayan? insanlari soyan? her turlu kotulugu yapan diye? Hic bi kere!!!!
Sorarim onlar degil mi, toplumdan dislanan? is verilmeyen? hor gorulen? kucumsenen?
Zaten kucuklugumden beri hic anlamamisimdir bu kucumse(n)me olayini..kim buyuk ki baskalari kucumsensin? ya da bu buyukluk neye gore(yazimlarimda noktadan sonra buyuk harfle baslamamamin nedeni de bu mudur?)? veyahut buyuk olsan ne olacak kardesim? hepimiz su dunyaya bir nefes alip, bir yudum su icmeye gelmedik mi?
neyse... yine dagildim..kendi daginikligim icinde..
Sunu demek istemistim:
*Kucuklugumde en sevdigim renk Cingene pembesiydi,
*uzun bi zamandir en sevdigim muzik Cingene muzikleri (dunyanin heryerinden)
*8 Nisan'in neden bilmem ama hep ozel bir gun oldugunu hissetmistim,
Bugun okudugum haberde bugun- 8 Nisan- Cingenelerin havalarin isinmasiyla magaralardan cikisini temsil ediyormus..

***bir defa daha surulmenin acisi ne kadar buyuk olsa da nice umutlu, neseli 8 Nisan'lar kendini Cingene ruhlu hisseden herkes! Topragindan surulmek tarihin yine tekrarladigi bir utanc! varsin icimizdeki muzik hic susmasin!

Thursday, April 03, 2008

Besiktas'ta oturdugum, ruhumun cok buyuk bir parcasi olan (ben besiktas'siz yasamaya calistigimdan beri kuzenim Emrah'in oturdugu) evimin satilacagini duydum gecen haftalarda..
Ne kadar aci..
Ne kadar buyuk bir "realite"! : herseyin hayatta ne kadar hizli degistiginin, icimdeki utopik dunyanin esasinda varolmadiginin kaniti...
Bu gunlerde tez yazmak zorundayim, ama hic icimden gelmiyor... yazacak kelimelerim var, soyleyecek sozlerim edebiyat icin, sanat icin... Alamanya ve Hollanda'nin goc politikalari uzerine diil..
icimde uyutmaya calisitigim EsraR~~~ canlanmaya, kipirdanmaya basladi...
Halbuki Besiktasim'i biraktigimdan beri Esra olmaya calismistim. Ruhu cok fazla ucmayan, icinden gokkusaklari gecmeyen, siyah giyebilen, ruhu sevincten havalara ucmayan, yalin yapyalin bir Esra iste..Turkiye'deki en populer isimlerden olan Esra'lardan biri iste.. siradan. kendi felsefeleri olmayan. kaliplara sigmaya calisan. dedikodu yapan. dunyayi daha iyi bir dunya yapacak fikirlerle diil, insanlarla ugrasan..

ama, canim su an cok fazla istanbul cekiyor, ama sanki herseyi goze alip gelsem korkuyorum, ya hersey ayni olmazsa diye? ya da daha iyi.. icimdeki korkak cok konusuyor sanirim...
ben yolda yururken, yerleri supuren o guzelim insanlara 'kolay gelsin!' demek istiyorum, onlarin bana tebessumle bakip, 'saol kizim!' demelerini duymak istiyorum. Her gun yeni hikayeler duymak, icimdeki ak cayin denizini bulmasini istiyorum. kulaklarima martilar dolsun, nefesim denizle acilsin ve nefes almak istiyorum!
ruhum sigmiyor artik gri dunyaya...
tanidik sarkilar dinlemek istiyorum...
gecenin ucunde kalkip efkarlanmak istiyorum..
'an'larla var olmak istiyorum!

Wednesday, April 02, 2008

iste oyle bir sey...

Insan ruhu huzursuzsa,
Havada gunes yoksa,
cicekler kurumussa,
ruh arkadasliklari solup gitmisse..
ne yapmali?

insan neden yasamak ister ki?
devam etmek...
devam edemediginde
alip basini gitmek...
gidecek bir yeri olmadiginda
yok olmak istemek...
Yokluk icinde varoldugunda
kendinden gecmek...

hepsi niye? kime?
hicbir sorunun cevabini bilememek

iste boyle bir yasam tüttürmek..